Ana Sayfa Yurt KTFD daha bağımsızdı

KTFD daha bağımsızdı

Zürih ve Londra Antlaşmaları ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti bir ortaklık devleti idi. Bu ortaklık devleti 1963 olayları ile bozulur. Uluslararası girişimler sonuç vermez.

Giriş Tarihi: 25 Kasım 2012 Pazar 15:04
KTFD daha bağımsızdı

Hatta 4 Mart 1964 tarihli ve 186 sayılı BM Kararı, o günkü yapısıyla Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıdığını açıklar. Bu karara T.C. Hükümeti de onay verdi. Ayrıca Başbakan İsmet İnönü, devlet kadrolarında görevli bakan, milletvekili ve çalışanlara “göreve dönün” çağrısı yapar. Ancak TMT tarafından göreve dönüş engellenir. Bütün baskılara rağmen görevlerine dönen Hakim Zeka Bey ve Jandarma Komutanı Niyazi Efendi gibi kişilerin Türk Bölgeleri’ne girişi yasaklandı. Neredeyse hain ilan edildiler. Bütün bu yaşananlardan sonra Cumhurbaşkanı Muavini Dr. Fazıl Küçük ve Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş başkanlığında “Genel Komite” adıyla bir yönetim oluşturulur. Bu yönetim daha çok askeri bir yönetimdir ve kontrolü TMT kadrolarındadır. Kıbrıslı Türklerin en zor yılları (1963 – 67) bu şekilde geçti.


Aralık 1967’de daha sivil bir yönetime geçiş için Kıbrıs Türk Yönetimi kuruldu. Bu yönetimin ilk icraatlarından biri Ocak 1968’de uygulamaya konan “serbest dolaşım” oldu. 1968 akımı ile Türkiye’de ve dünyadaki gelişmelere paralel olarak, başta Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası olmak üzere sendikalar ve çeşitli sivil dernekler kurulmaya başlandı. Hiç kuşkusuz bu gelişmelerde 1968’de Beyrut’ta başlayıp Lefkoşa’da devam eden ‘Toplumlararası Görüşmeler’in de önemli payı vardı. Ancak herkes bu dönemde serbest seçimlerin olacağını ve istediklerini seçeceklerini zannederken, bu sefer de T.C Elçiliği’nin engelleriyle karşılaşıldı. 1968’de Hakim Zeka Bey’in Dr. Küçük’e karşı adaylığı engellendi. 1973’te ise bu defa Dr. Küçük Ankara’ya çağrılarak adaylıktan çektirildi. Aday olmakta direnen Sn. Berberoğlu ise TC Elçiliği tarafından engellendi. Böylece Sn. Denktaş tek aday olarak Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Muavini ve Türk Yönetimi Başkanı seçildi.


Hemen arkasından 1974 Temmuz’unda önce Yunan Cuntası’nın Makarios’a darbesi, sonra da Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi gerçekleşti. Müdahaleden hemen sonra Rumlar güneye göç ederken, Kıbrıslı Türkler de kuzeyde toplanmaya başladılar. Bütün bunları kontrol ve organize etmek için daha etkili bir yönetim oluşturulmaya çalışıldı. Bu bağlamda Ekim 1974’te Otonom Türk Yönetimi ilan edildi. Ancak şunu da unutmamak gerekir. Türkiye Kıbrıs’a “bozulan anayasal nizamı yeniden tesis etmek” amacıyla müdahale etti. Buna paralel olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki bölgeli iki toplumlu bir federal devlete dönüştürülmesine olanak sağlamak amacıyla 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edildi. Federe devlet anayasası eskiye oranla daha bağımsız, daha demokratik, daha sivil bir yönetim oluşturulmasını öngörüyordu. Hatta devlet başkanlığı seçimi de sultanlığı ortadan kaldırmak amacıyla iki dönemle sınırlandırılıyordu.


1974 öncesinde yönetimi elinde bulunduran esas güç BEY yani Bayraktarlık, Elçilik ve Yönetim’di. 1974 sonrasında ise bu güç KEY yani Kolordu, Elçilik ve Yönetim’e dönüştü. Yani askeri otoritenin ağırlığı ve T.C. Hükümeti’nin karışmacılığı o dönemde de vardı. Ancak Kıbrıslı Türkler dolaylı olsa da giderek dünyaya açılmaya başlamış ve patates, narenciye, canlı hayvan ihracatı olmak üzere her türlü ürününü dünyaya satma olanağı bulmuştu. İnsanımız toprağını işliyor. Tarım ve hayvancılık alanında ciddi gelişmeler yaşanıyor, Rumlardan kalan fabrikaların tümü olmasa da büyük bölümü tıkır tıkır işliyordu. Yani Kıbrıslı Türklerin sosyoekonomik yapısı giderek değişiyor, daha da gelişiyordu. Dolayısıyla sivil toplum örgütleri, sendikalar ve siyasi partiler daha etkin bir konuma geliyordu. İşte böylesi bir ortamda 1981 Seçimleri’ne gidildi. UBP – Denktaş ikilisini görevden uzaklaştırmak isteyen Kıbrıs Türk Halkı, muhalif partilere (TKP, CTP, DHP) federe mecliste çoğunluğu verdi. Sn. Denktaş’ı sandıkta bırakarak, Ziya Rızkı ile ikinci tura gidilmesini istedi. Ancak TRT ayni akşam bir açıklama yaparak Sn. Denktaş’ın seçimi %50’nin üzerinde oy alarak kazandığını açıkladı. Sn. Denktaş yaptığı ilk açıklamada “sol güçleniyor, önlem alınmalıdır” dedi. Bunun üzerine devreye 12 Eylül Cuntası girdi. Mecliste çoğunluğu sağlayan üç partiye hükümet olma şansı verilmedi.


Müdahale bu kadarla kalmadı. Alınan önlemler çerçevesinde yurtsever ve ilerici güçler içerisinde “hücre” çalışmaları başlatılarak, bir anda “self determinasyoncular” türetildi. Sanki Kuzey Kıbrıs’ta hakim olan güç Türkiye değil de Rumlarmış gibi bir hava yaratıldı ve “kendi kaderini tayin hakkı” istendi. Yine de önce referanduma gidilip halkın onayını almaya yanaşmadılar. Türkiye’de 6 Kasım 1983’te yapılan ve Sn. Özal’ın önderliğindeki Anavatan Partisi’nin kazandığı, fakat 12 Eylül Cuntası’ndan hükümeti henüz devralmadığı bir ortamda “oldu bitti” yaratılarak KKTC ilan edildi. Böylece bir değil, birkaç kuş vuruldu. Birincisi KTFD Anayasası’na göre bir daha seçilme şansı olmayan Sn. Denktaş’ın önü açıldı ve ölene kadar seçilme hakkı tanındı. İkincisi, ayrılıkçı devlet ilanıyla federal çözüm arayışı berhava edildi ve 1957’deki Kıbrıs’ı İstirdat Planı yani Kıbrıs’ın bütününü ya da bir kısmını Türkiye’ye bağlama planı yürürlüğe kondu. Ancak uluslararası güçlerin baskısıyla bu plan tam anlamıyla uygulanamadı. 541 ve 550 sayılı BM kararları ile de dünyadan tecrit edilen Kuzey Kıbrıs, her türlü kaçakçılığın merkezi ve uluslararası suçluların sığınak yeri oldu. İTEM Yasası ile ülkedeki mülkiyet rejimi bozuldu. Cenevre Konvansiyonları’na aykırı olarak aktarılan nüfusla demografik yapı değiştirildi. Annan Planı’na kadar Kıbrıslı Türkler, kitleler halinde kendi öz yurdundan göç etti. Annan Planı Kıbrıslı Türkler için yeni bir umut oldu. Fakat bu defa da Rumlar’ın ihaneti nedeniyle Kıbrıs’ın yeniden birleştirilmesi başka bahara kaldı.


Sonuç olarak Kıbrıslı Türkler hala dünyadan tecrit edilmiş bir halde, üstelik Türkiye’ye daha da bağımlı ve TC Hükümetleri’nin dayattığı politikalara biat etmeye zorlanarak yaşamak zorunda bırakılmıştır. İşte KKTC gerçeği budur. Ancak bu durum kader değildir ve bunu değiştirmek elimizdedir. En azından bunu değiştirme ve kendi kendimizi yönetme isteğimizi yüksek sesle haykırmalıyız. Bu nedenle 1981 ruhuna ihtiyacımız vardır. Dolayısıyla TDP kadrolarıyla, açıkladığı manifestosuyla, bu ruhu canlandırma ve Kıbrıs Türkü’nün sesi olma konusunda en ideal zemindir.

 

Cemal ÖZYİĞİT (TDP Genel Sekreteri)

 

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Bu habere de bakabilirisiniz

"5 bin 288 engelli var"

Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık